Alman Sineması Finansman Revizyonuyla Güçleniyor: Yapımcılar Uluslararası Pazar İçin Daha Fazlasını İstiyor

Haber Merkezi

03 September 2025, 14:47 tarihinde yayınlandı

Alman Film Endüstrisi Finansman Revizyonuyla Yeni Bir Döneme Giriyor: Fırsatlar ve Beklentiler

Alman sinema sektörü, son dönemde yürürlüğe giren ve prodüksiyon teşviklerini artıran film yasası reformları sayesinde kayda değer bir canlanma yaşıyor. Bu değişim, ülkenin film yapım ortamına taze bir soluk getirirken, sektör temsilcileri genel olarak olumlu bir hava içinde. Ancak, uluslararası pazardaki rekabet gücünü artırmak ve daha büyük bütçeli projelere imza atmak adına hala geliştirilmesi gereken alanlar olduğu konusunda hemfikirler.

Festivallerde Alman Rüzgarı ve Artan Uluslararası Görünürlük

Alman yapımları ve ortak yapımları, son dönemde dünya çapındaki önemli film festivallerinde güçlü bir varlık sergiliyor. Örneğin, Venedik Film Festivali'nde yarışma kategorisinde yer alan Ildikó Enyedi'nin yönettiği çoğunluk Alman yapımı “Silent Friend” ve Roderick Warich’in “Funeral Casino Blues” gibi filmler dikkat çekiyor. German Films'in genel müdürü Simone Baumann, Venedik'teki Alman filmlerini 'çağdaş Alman sinemasının bir aynası' olarak niteliyor ve bu yılın Alman filmleri için festivaller açısından 'gerçekten iyi bir yıl' olduğunu belirtiyor.

Bu arada, 82. Venedik Film Festivali aynı zamanda Fransız sinemasının usta yönetmenlerinden François Ozon'un Albert Camus'nün 'Yabancı' romanını beyazperdeye taşıdığı "The Stranger" (L'étranger) filmiyle de sinemaseverlerin büyük ilgisini topladı. Film, Camus'nün 80 yıllık başyapıtına günümüzün gözünden bakarak Fransız Cezayiri dönemi ve kolonyalizm gibi hassas konulara modern bir mercek tutuyor. Ozon, metne nadiren müdahale ederek, romanın 'duygusuz ama tuhaf bir şekilde baştan çıkarıcı' tonunu sinematik bir dille yeniden inşa etmeyi başarıyor. Filmin kalbindeki enigma Meursault karakterine Benjamin Voisin hayat verirken, filmdeki Djemila ve özellikle Marie gibi kadın karakterlere, romanın birinci kişi anlatımının izin verdiğinden daha zengin roller verilmesi dikkat çekiyor. Ozon'un savaş öncesi Cezayir'in spesifik politik ortamını filme dahil etmesi, romanın zekice bir çağdaş yorumu olarak değerlendiriliyor. François Ozon'un 'Yabancı' uyarlamasına dair detaylı incelemeyi Nexus Haber'de bulabilirsiniz.

Aynı festivalde, sinema dünyasının dışlanmış ve kırılgan ruhlarına odaklanan usta yönetmen Gus Van Sant'ın gerçek bir rehine dramını temel alan yeni filmi “Dead Man's Wire” da büyük ilgi gördü. 1977 yılında yaşanan ve mortgage ödemelerinde sıkışıp kalan bir emlak geliştiricisinin, brokerını rehin almasını konu alan bu yapım, evrensel umutsuzluk hikayeleri ve bireyin sistem karşısındaki çaresizliğini gözler önüne seriyor. Başrolde Bill Skarsgård'ın 'toplum tarafından ezildiğini' hisseden Tony Kiritsis'i canlandırdığı filmde, Colman Domingo da yer alıyor. Domingo, filmin konuya dair güncelliğini "Bu film, dünyada hiçbir kaynağı ya da gücü olmadığını hisseden sıradan bir insanın hikayesi. Bu tür hikayeleri defalarca anlatmalıyız, çünkü insanlar köşeye sıkıştığında tam olarak bunlar olur," ifadeleriyle vurguladı. Van Sant ise dışlanmış karakterlere duyduğu derin empatiyi, "Tek bir bireyin tüm sisteme karşı durduğu hikayeler, duygusal olarak beni derinden etkileyen şeyler," sözleriyle ifade etti. Film, güncel ekonomik baskılar ve toplumsal gerilimler ışığında izleyicilere önemli mesajlar iletiyor.

Öte yandan, Venedik Film Festivali, Hollywood'un sivri dilli isimlerinden Seth Rogen'ı da ağırladı. Rogen, Apple TV+'ın komedi yapımı "The Studio"nun ikinci sezonu için festivalde adeta bir "araştırma gezisine" çıkarak dikkat çekti. Eğlence sektörünün iç yüzünü mizahi bir dille ele alan dizi için Rogen, Dwayne "The Rock" Johnson'ın başrolünde olduğu "The Smashing Machine" filminin basın toplantısı ve galası gibi etkinliklerde gözlemler yaparak notlar aldı, hatta organizatörler tarafından kendisine "The Snapping Machine" lakabı takıldı. Rogen, İtalyan web sitesi Adnkronos'a yaptığı açıklamada festivalde "The Studio"nun ikinci sezonu için "mekan araştırması" yaptığını doğruladı. Dizi, ilk sezonunda elde ettiği 23 Emmy adaylığı ile büyük bir başarıya imza atarken, Sony'nin stüdyo başkanı Tom Rothman'ın "parlak, kör edici bir gerçeğin çekirdeği" içerdiği ancak "geri kalan her şeyin saçmalık" olduğu yönündeki yorumları, sektör içinden gelen çelişkili görüşleri de gözler önüne serdi.

Venedik Film Festivali, sadece Alman yapımlarını ve sektör gözlemlerini değil, küresel sinemanın farklı renklerini de bir araya getirdi. Müzik dünyasının sivri dilli isimlerinden Charli XCX'in de müzikteki yaratıcılığını sinemaya taşıması, sanatsal bir derinlik arayışını gösterdi. Gişe filmlerinin yıldızı Dwayne 'The Rock' Johnson ise dramatik bir rolle dikkat çekerken, Japon animasyon dahisi Mamoru Hosoda'nın 'Scarlet'i, "basitçe bir intikam hikayesi" olarak tanımladığı ve iki ayrı dünya arasındaki köprü temasını işlediği özgün anlatımıyla öne çıktı. Hint sinemasından, 82. Venedik Film Festivali'nin resmi seçkisinde yer alan tek Hint yapımı olan Anuparna Roy'un ilk uzun metraj filmi 'Songs of Forgotten Trees'i de festivalin Ufuklar bölümüne seçilerek çeşitliliği gözler önüne serdi.

"Songs of Forgotten Trees" ile Venedik Ufuklar bölümüne seçilmek benim için derinden anlamlı bir dönüm noktası," diyen Roy, "Bu benim ilk anlatısal uzun metraj filmim ve kısa filmlerden sonra bu tanıma, sessiz, kişisel hikaye anlatımına olan inancımı pekiştiriyor. Cesur yeni sesleri kutlayan bir bölümde Hindistan'ı temsil etmek hem alçakgönüllülük verici hem de cesaretlendirici. Bu bana, hikayelerimize, kendi şartlarımızda anlatıldıkları takdirde yer olduğunu gösteriyor." şeklinde konuştu.
Yönetmen Damien Hauser'ın yapay zekayı bir anlatım aracı olarak kullandığı, retro-fütüristik Afrika'da geçen 'Prenses Mumbi'nin Anıları' filmi ve Jia Zhangke'nin yapay zekanın sinemanın geleceği üzerindeki etkilerini tartıştığı masterclass'ı ile kendi dağıtım şirketiyle uluslararası sanat filmlerini Çin pazarına taşıma vizyonu, teknolojinin sinemadaki rolünü tartışmaya açtı. Kamila Andini'nin “Four Seasons in Java” projesi, bağımsız sinemanın finansman zorluklarına rağmen uluslararası ortak yapımcılarla ilgi görürken, Shu Qi'nin ilk yönetmenlik denemesi 'Girl' ve Charlie Kaufman'ın kısa filmi 'How to Shoot a Ghost' da dünya prömiyerlerini yaptı. Park Chan-wook'un filmi 'No Other Choice' ise WGA grevi iddialarıyla tartışmalara yol açtı. Ayrıca, Francis Ford Coppola'nın Werner Herzog'a Yaşam Boyu Başarı Altın Aslan'ı takdim etmesi, Hollywood efsanesi Kim Novak'ın Guillermo del Toro'nun duygusal övgüleriyle Yaşam Boyu Başarı Altın Aslanı'na layık görülmesi ve İtalya'nın ilk kadın film yönetmeni Elvira Notari'nin unutulmuş hikayesini anlatan belgeselinin festivalde dünya prömiyerini yapması, kadın temsiliyetine verilen önemi vurguladı. Julia Roberts'ın #MeToo tartışmalarına değindiği basın toplantısı ve Alan Ritchson'ın Batman dedikodularına son noktayı koyduğu 'Motor City' filminin prömiyeri de festivalin unutulmaz anları arasında yer aldı. Programda ayrıca Yorgos Lanthimos'un 'Bugonia'sı, Noah Baumbach'ın 'Jay Kelly'si, Guillermo del Toro'nun 'Frankenstein'ı ve Paolo Sorrentino'nun 'La Grazia'sı gibi merakla beklenen birçok yapım yer aldı. Müzik dünyasının efsanevi isimlerinden Marianne Faithfull'ın yaşamına odaklanan 'Broken English' belgeseli ve Çin sinemasından Cai Shangjun'un 'The Sun Rises on Us All' filmi de programın dikkat çeken eserleri arasındaydı. Gazze'deki trajik bir olayı konu alan 'Hind Rajab'ın Sesi' gibi dikkat çekici dünya prömiyerleri de programın dikkat çeken eserleri arasındaydı. Tüm bu gelişmelerin yanında, Telluride Film Festivali de, Rock müziğin efsanesi Bruce Springsteen'in 1982 tarihli kült albümü "Nebraska"nın doğuş sürecine odaklanan ve Jeremy Allen White'ın başrolünde olduğu "Springsteen: Deliver Me From Nowhere" filmiyle Oscar sezonunun dikkat çekenleri arasına girdi.

Yayın Platformlarının ve Dijital Yayınların Kültürlerarası Etkileşime Katkısı

Mamoru Hosoda'nın da belirttiği gibi, yaklaşık on yıl öncesine kadar Amerika, Avrupa ve Japonya'da üretilen animasyonlar arasında çok az örtüşme varken, yayın platformlarının yükselişiyle bu durum kökten değişti. Bir anda, dünyanın dört bir yanındaki izleyiciler farklı animasyon ifadelerini daha kolay tüketebilmeye ve anlayabilmeye başladı. Bu, 'Spider-Man: Into the Spider-Verse' ve 'KPop Demon Hunters' gibi sanatsal füzyonlara olanak tanıyarak tarzları ayıran büyük duvarları yıktı. Bu durum, farklı coğrafyalardan gelen izleyicilerin Japon anime'sinin derinliğini, Amerikan animasyonunun dinamizmini ve Avrupa çizgi filmlerinin sanatsal anlatımını daha iyi anlamasını sağladı. Dahası, Venedik Film Festivali gibi etkinliklerde Variety gibi önde gelen yayınların özel dijital edisyonları, festivalin en sıcak haberlerini, merakla beklenen filmlerin detaylı eleştirilerini ve kırmızı halının tüm ışıltılı anlarını dünyanın dört bir yanındaki meraklılara sunarak, sinema eleştirisinin ve haberciliğinin de küresel erişimini artırdı, böylece daha çeşitli seslerin duyulmasına olanak tanıdı. Ancak bu küreselleşme, beraberinde önemli bir tartışmayı da getiriyor: Farklı kültürlerin birbirini beslemesi değerli olsa da, bu durum aynı zamanda belirli bir "küresel standart" yaratma eğilimine yol açabilir mi? Özgün kültürel nüansların, evrensel çekicilik adına törpülenme riski var mıdır? Yoksa bu sadece animasyon sanatının yeni, melez formlar geliştirmesi için bir fırsat mıdır? Bu tartışma, sanatın küresel pazarlarda nasıl evrildiğine dair önemli soruları beraberinde getiriyor.

Mamoru Hosoda'nın kendi sanatsal gelişiminde uluslararası festival gösterimlerinin ve dijital entegrasyonun önemli bir payı bulunuyor. Kariyerine geleneksel Japon 2D el çizimi yaklaşımla başlayan Hosoda, zamanla dijital teknikleri işine dahil etti ve 'Belle' filminde Disney'in deneyimli ismi Jin Kim'i, 'Scarlet'te ise Jin Kim ile 'Big Hero 6'nın set tasarımcısı Tadahiro Uesugi'yi ekibine katarak "ifade ufuklarını genişlettiğini" belirtiyor. Yönetmen, birçok karakter ve modeldeki detay seviyesinin 2D ile gerçekleştirilmesinin son derece zor, hatta imkansız olacağını ekleyerek, el çizimi hissini artırmak için bilgisayar grafikleri (CG) kullandığını vurguluyor. Hosoda, "intikam" fikrinin günümüzde her zamankinden daha alakalı olduğunu düşünüyor ve filmleriyle "farklı bir dünyaya" taşıyabileceğini umuyor.

Amanda Seyfried: 'The Testament of Ann Lee' ile Venedik'te

Venedik Film Festivali'nde büyük ilgi gören ve bağımsız sinemanın sınırlarını zorlayan bir diğer dikkat çekici yapım ise Mona Fastvold ve Brady Corbet'in imzasını taşıyan epik müzikal drama 'The Testament of Ann Lee' oldu. Film, 18. yüzyılda Shaker tarikatının kurucusu Ann Lee'nin az bilinen ama etkileyici hikayesine odaklanıyor. Yönetmen Mona Fastvold, "Ann Lee'nin görkemli ve harika bir anlatımı hak ettiğini düşündüm. Erkek ikonlarla ilgili kaç tane destansı hikaye izledik? Neden böyle bir kadın hakkında bir hikaye görmeyelim?" diyerek projeye olan tutkusunu ve kadın temsiliyetine verdiği önemi vurguladı. Filmin başrolünde, Ann Lee'yi canlandıran Amanda Seyfried yer alıyor. İngiltere, Manchester'da doğan ve dini baskılarla yüzleşen Lee, 1776'da küçük bir grup takipçisiyle ABD'ye göç ederek cinsiyet eşitliği, faydacı tasarım, coşkulu şarkı söyleme ve bekarlığıyla bilinen bir ütopik toplum kurdu. Seyfried ise rolünü 'aydınlatıcı ve inanılmaz derecede terapötik' olarak tanımlarken, "Daha önce hiç bu şekilde serbest bırakılmadım. İnanılmazdı ama bir lideri oynamak da zordu" dedi. Seyfried, 'Mamma Mia 2'den bu yana ilk kez bu kadar farklı bir tarzda şarkı söylediğini belirtti. "Çoğu melodik seslerden ziyade hayvan sesleri gibiydi" diyen Seyfried, bir şarkı için "ihtiyaçlarımı, kulağımı, Amanda'nın ihtiyaçlarını bırakmam gerektiğini, tutkuyu, hamlığı, kederi ve umutsuzluğu barındıran sesi bulmak" için çok deneme yaptığını açıkladı. Bu detaylar, Seyfried'in role ne kadar derinlemesine daldığını ve karakterin iç dünyasını sesine nasıl yansıttığını gözler önüne seriyor.

Shakerlar Kimdir? Kısa Bir Bakış

  • Köken: 18. yüzyılda İngiltere'de ortaya çıkan, dini zulümden kaçarak ABD'ye göç eden bir Hıristiyan mezhebi.
  • İnançlar: Coşkulu şarkı ve hareketlerle ibadet etmeleri, cinsiyet eşitliğini savunmaları, faydacı tasarımları ve bekarlığı benimsemeleriyle bilinirler.
  • Yaşam Tarzı: Kendi kendine yeten, komünal yaşam tarzını benimsemiş ve basitliği yücelten bir topluluktu.

'The Testament of Ann Lee', sadece bir film olmanın ötesinde, bağımsız sinemanın ruhunu, cesur hikaye anlatıcılığını ve kadın liderlerin tarihteki yerini yeniden keşfetmenin bir manifestosu niteliğinde. Seyirciler, bu sıra dışı müzikal drama ile hem tarihi bir yolculuğa çıkacak hem de sinemanın sınırlarını zorlayan bir yapımla karşılaşacak.

Cannes'da Jüri Özel Ödülü'nü kazanan ve Almanya'nın Oscar adayı seçilen Mascha Schilinski'nin “Sound of Falling” ile Fatih Akın'ın “Amrum” gibi yapımlar da uluslararası arenada beğeni topladı. Toronto Film Festivali'nde ise Edward Berger'ın “Ballad of a Small Player” ve Christian Petzold'un “Miroirs No.3” gibi eserlerin de aralarında bulunduğu 20 Alman yapımı ve ortak yapımı gösterimdeydi. Baumann, Toronto seçkisini 'köklü ve genç yönetmenlerin iyi bir karışımı' olarak tanımlıyor.

Finansman Teşvikleri Yükselişte: Rakamlar Ne Anlatıyor?

Almanya, ulusal prodüksiyon teşvik programları olan Alman Federal Film Fonu (DFFF) ve Alman Sinema Filmi Fonu (GMPF) için ayrılan yıllık bütçeyi önemli ölçüde artırdı. Önümüzdeki yıldan itibaren:

  • Yıllık Bütçe Artışı: 133 milyon Euro'dan (156 milyon dolar) 250 milyon Euro'ya (292 milyon dolar) yükseldi.
  • Teşvik Oranı: DFFF ve GMPF tarafından sunulan teşvikler, Alman harcamalarının %25'inden %30'una çıkarıldı ve bu tutar geri ödemesiz bir hibe olarak sunuluyor.

Bu artışlar, Almanya'daki film yapımcılığını daha cazip hale getirmeyi ve sektörün uluslararası rekabette elini güçlendirmeyi hedefliyor.

Gelişime Açık Alanlar: İhracat, Büyük Bütçeler ve Vergi Teşvikleri

Almanya'da üretilen film sayısı yılda 250 uzun metrajlı filme (yaklaşık 100 belgesel, 150 kurgu film) ulaşsa da, bu filmlerin uluslararası pazarlarda ne kadar başarılı olduğu tartışma konusu. Simone Baumann, yılda yalnızca 50-60 filmin yurt dışında dağıtıma girdiğini veya en azından bir festivalde gösterildiğini belirtiyor. Baumann, film yasası reformlarının daha az sayıda film üretilmesine, ancak ortalama bütçelerin artırılmasına ve pazarlamaya daha fazla yatırım yapılmasına yol açmasını umduğunu ifade ediyor.

Fabian Gasmia (Seven Elephants kurucu ortağı): “Almanya'da 10 milyon Euro'nun üzerindeki bir filmi finanse etmek çok zor. Dünyada etkili olan Anglo-Sakson sistemi dışında üretilen ve Cannes gibi festivallerde gördüğünüz filmler genellikle 15-30 milyon Euro bandında. Almanya'da 9 milyon Euro'ya kadar film yapma konusunda harika bir sistemimiz var ama bu filmler genellikle uluslararası pazarlara açılmıyor.”

Gasmia, daha büyük bütçeli Alman filmlerinin sayısını artırmak için DFFF'nin 10 milyon Euro'nun üzerindeki bütçeli filmler için prodüksiyon teşvikini %30 yerine %40'a çıkarmasını öneriyor. Bu tür filmlerin 30-40 ülkeye nasıl satılacağına dair bir açıklama yapılması koşuluyla, bunun Alman sinema yıldızları yaratmaya yardımcı olacağını düşünüyor.

Yatırım Yükümlülüğü ve Vergi Teşvikleri: Geleceğin Anahtarları

Sektörde, ABD'li yayın platformları ve Almanya'daki yayıncıların VOD hizmetleri için yerel içeriği finanse etme yükümlülüğü (yatırım yükümlülüğü) ile prodüksiyon teşvikleri için bir vergi teşvik modeli getirilmesi de konuşuluyor. Komplizen Film yöneticilerinden Jonas Dornbach, bir vergi teşvik modeline geçişi ve yatırım yükümlülüğünü destekliyor.

Jonas Dornbach: “Eğer bir yatırım yükümlülüğümüz olsaydı, bu oyunun kurallarını değiştiren bir adım olurdu. Vergi teşviki de daha net bir işleyiş sunardı ve Almanya dışından prodüksiyonları da çekerdi. Macaristan'da otomatik %30 vergi indirimi varken her şeyin orada üretilmesi çılgınca.”

Dornbach ayrıca, Almanya'daki film finansman sisteminde yayıncıların kilit bir rol oynadığını, ancak bunun daha maceracı film yapımcılığını frenleyebileceğini belirtiyor. Yayıncıların pazar baskısını hissettiğini ve seçimlerinin giderek muhafazakarlaştığını, bunun da yapımcıların risk almasını zorlaştırdığını ifade ediyor.

Küresel Yayıncıların Etkisi ve Yerel Yetenekler

Küresel yayın platformlarının Alman pazarındaki varlığı, yerel yapımcılar için yeni fırsatlar yaratıyor. Örneğin, Pantaleon Films'ten Franky Kusche'nin yapımcılığını üstlendiği Dennis Gansel'in savaş draması “The Tiger”, Amazon MGM Studios'un sinemalarda gösterime soktuğu ilk Alman filmi olacak ve ardından Prime Video'da dünya çapında yayınlanacak. Kusche, yeni film yasasının yurt dışında çekim yapmak yerine Almanya'da çekim yapmayı daha cazip hale getireceğine inanıyor.

Kusche, Alman kreatif yetenekleri konusunda da oldukça hevesli, ancak doğru yazar bulmanın bazen zorlu bir süreç olduğunu belirtiyor. Film dili seçimi konusunda ise, “The Tiger” gibi otantiklik gerektiren projeler için Almanca'nın önemli olduğunu, ancak Zack Snyder ile Netflix için Pantaleon'un ortak yapımı olan İngilizce çekilmiş “Army of Thieves” gibi projelerin küresel görünürlük için İngilizce'nin büyük bir avantaj olduğunu gösterdiğini ifade ediyor.

Alman film endüstrisi, hem yerel yeteneklerini besleyerek hem de uluslararası pazarın dinamiklerine adapte olarak, gelecekte daha büyük başarılara imza atma potansiyelini taşıyor. Ancak bu potansiyeli tam anlamıyla kullanabilmek için, finansman mekanizmalarını daha da esnekleştirmek ve risk almaya teşvik eden bir ortam yaratmak elzem görünüyor.

Kaynak: Variety - German Producers Upbeat Following Revamp of Funding