Geçtiğimiz Şubat ayında, “Shogun” ekibi Washington D.C.'deki bir otel odasında şampanyalarla küresel yayın tarihine doğru geri sayım yaparken, yapımcı Miyagawa Eriko o anı gurur, dehşet ve sevgi karışımı bir duyguyla tanımladı. Tokyo Uluslararası Film Festivali (TIFF) bünyesinde düzenlenen MPA seminerinde yaptığı ana konuşmada Miyagawa, yıllarını adadığı bir projenin nihayet dünyaya açılmasını, “bir çocuğu üniversiteye göndermek” gibi hissettiğini belirtti.
Miyagawa’nın Georgetown Üniversitesi’nden mezun olduğu ve uluslararası macerasının başladığı yer olan Washington’a dönüşü, bu olayı kendisi için daha da anlamlı kılıyordu. 22 yıl sonra, burada “gerçek bir kültürlerarası işbirliğinden doğan bir Japon jidaigeki (dönem draması)” sunuyordu.
Shogun: Beklenmedik Bir Diplomatik Araç
Yapımcı, etkinliğin önemini vurgulayan çarpıcı bir anekdot paylaştı. Japonya Büyükelçiliği'nden bir yetkili, 1980’deki orijinal “Shogun” mini dizisinin kendisi ABD’de yaşarken beklenmedik bir diplomatik araç haline geldiğini anlattı. Orijinal yapımın, Amerikalıları o zamanlar uzak ve yabancı olan Japon kültürüne nasıl yaklaştırdığını hatırlatan Miyagawa, hikayenin evrensel gücüne dikkat çekti. Bu durum, onun çocukluk deneyimleriyle de örtüşüyordu. Babasının işi nedeniyle Dubai'ye taşındıklarında, Hollandalı komşusuyla ortak bir dil bilmeden sadece “Alice Harikalar Diyarında” videosunu izleyerek bağ kurmuşlardı.
“Kelimeye ihtiyacımız yoktu, sadece hikayeye ihtiyacımız vardı. Bu küçük an, bende kalan ve sanırım her şeyin tohumu haline gelen şeydi.”
Hollywood'un Köprü Yapımcısı: Kill Bill'den Silence'a
Miyagawa’nın kariyer yolu, Hollywood’un devasa ölçeği ile Japonya’nın hassas disiplinini birleştiren bir ustalık dersi gibi ilerledi. Üniversiteden sonraki ilk işi olan “Kill Bill: Vol. 1” setinde tercümanlık yaparken, uluslararası işbirliğinin büyüklüğüne şaşırmıştı. Bu, dünyanın dört bir yanından gelen ekiplerin çalıştığı bir “güzel kaos”tu ve Miyagawa kendini tamamen ait hissetmişti.
Ancak kariyerinde en çok iz bırakan deneyim, Martin Scorsese’nin yıllardır hayalini kurduğu projesi “Silence” oldu. Scorsese ile Nagasaki’ye yaptığı bir seyahat sırasında, Miyagawa'yı yönetmenin şöhretinden çok alçakgönüllülüğü etkiledi. Scorsese’nin, bir otorite olmasına rağmen, materyale adeta bir öğrenci gibi yaklaştığını ve sürekli olarak tarihçiler, rahipler ve kültürel danışmanlarla çevrili olduğunu belirtti. Miyagawa, bu açıklık ve merakın kariyerine yön verdiğini vurguladı.
Shogun'un Cesur Kumarı ve Küresel Yayıncılığın Dönüşümü
Miyagawa, “Silence”dan sonra FX’in “Shogun” projesine katıldığında, zamanlamanın ne kadar isabetli olduğunu gördü. James Clavell’in romanından uyarlanan ve 1980’de dizi olan bu hikayeyi yeniden canlandırmak için FX liderleri John Landgraf ve Gina Balian, Justin Marks ve Rachel Kondo’yu ortak yaratıcı olarak göreve getirdi.
Ortak yaratıcı Justin Marks'ın, FX'in “çok pahalı, altyazılı bir Japon dönem dramasına” onay verdiğine hala inanamadığına dair şakası, projenin içerdiği büyük riski gözler önüne seriyor. Ancak Miyagawa, bu durumu bir kumar yerine, FX liderlerinin “rüzgarın yönünü okuması” olarak nitelendiriyor. COVID-19 pandemisinin küresel akış hizmetlerini hızlandırmasıyla, izleyiciler daha macera sever hale gelmiş, altyazı okumaya istekli ve nereden gelirse gelsin iyi hikayelere aç bir kitle oluşmuştu. Bu kültürel değişim, projenin başarısının zeminini hazırladı.
Miyagawa'nın küresel pazara dair bu iyimser bakışı, aynı festivalde (TIFF) Asya sinemasına yönelik artan uluslararası ilgiyle de desteklenmektedir. Örneğin, TIFF’in piyasa ayağı olan Tokyo Gap-Financing Market'te (TGFM), Endonezyalı usta yönetmen Kamila Andini'nin Endonezya'nın modernite ve kişisel travma çatışmasını ele alan "Four Seasons in Java" projesi iki önemli ödül kazanarak 38.000 doları aşan fon ve hizmet desteği sağlamıştır. Bu, Asya'nın tematik açıdan zengin hikaye anlatıcılığının küresel finansman pazarının zirvesinde nasıl karşılık bulduğunun güçlü bir örneğidir. Kamila Andini’nin TGFM ödüllerine dair detaylara buradan ulaşabilirsiniz. Öte yandan, usta yönetmen Yamada Yoji ve 'Kokuho' filmiyle ses getiren Lee Sang-il, TIFF Lounge'da bir araya gelerek Japon canlı çekim filmlerinin anime'nin küresel hakimiyeti karşısında yaşadığı zorlukları ve oyuncu disiplininin önemini ele almışlardır. Yamada ve Lee, Japon sinemasının küresel gücünü yeniden kazanması için ulusal politikalarla desteklenmesi gerektiğini güçlü bir dille savunmuşlardır. Bu tür derinlemesine tartışmalar, Shogun gibi küresel yapımların bile arkasındaki kültürel ve endüstriyel dinamikleri anlamak açısından kritik öneme sahiptir. Yamada Yoji ve Lee Sang-il'in Japon sinemasının geleceğine dair yaptığı bu önemli sohbete dair detaylara buradan ulaşabilirsiniz.
Otantiklik Süreci: Tercüme Ötesinde Bir Sohbet
Küresel izleyicinin bu değişimi, Shogun ekibine karşı otantiklik (özgünlük) konusunda daha derin bir sorumluluk yükledi. Miyagawa, otantikliği “sadece gerçekleri doğrulamak değil, sabır, merak ve saygı gerektiren uzun bir süreç” olarak tanımladı. Her saç modeli, her elbise deseni ve her tarihi jest, hem İngilizce hem de Japonca olarak tartışıldı ve defalarca tercüme, cilalama ve yeniden tercüme süreçlerinden geçti. Yıllar süren bu titizlik, prodüksiyonu kendi başına bir kültürel sohbete dönüştürdü. Miyagawa’nın bahsettiği bu titizlik, Tokyo Film Festivali'nin piyasa ayağı TIFFCOM'da tartışılan diğer uluslararası ortak yapımların yaşadığı zorluklarla da örtüşüyor. Örneğin, Japonya ve Finlandiya ortak yapımı olan suç dizisi Kan ve Ter (Blood & Sweat) projesinde, senaryoların kelime kelime çevrilmesi, oyuncuların dili kullanırken 'rahatsızlık' hissetmesine yol açmış; bu da senaryonun kültüre uygun hale getirilmesi için aylar süren yoğun bir yeniden yazım sürecini ve dolayısıyla bütçe yükünü beraberinde getirmiştir.
Shogun’un başarısı, Hollywood’un uzun süredir görmezden geldiği bir gerçeği kanıtladı: Kültürel hassasiyet, bir kısıtlama değil, küresel bir başarı anahtarıdır. Miyagawa’nın anlattığı detaylı otantiklik süreci, projenin bütçesini ve yapım süresini uzatmış olsa da, sonuçta ortaya çıkan derinlik ve saygı, diziyi sadece bir eğlence aracı olmaktan çıkarıp, kültürel bir fenomene dönüştürdü. Bu, gelecekteki stüdyolar için bir ders niteliğindedir: Hız ve maliyet kısma uğruna otantiklikten vazgeçmek, küresel pazarda uzun vadeli başarının önündeki en büyük engeldir.
Epic Hikaye Felsefesi: Bütçe Değil, Kalbe Dokunmak
Miyagawa, kariyeri boyunca sürekli bir tercüme deneyi yaşadığını fark ettiğini söyledi: “Tüm kariyerim, sadece dilin değil, dünya görüşünün de uzun bir tercüme deneyi oldu.” Hollywood hırsı ile Japon hassasiyetinin kesiştiği yerde, yanlış anlamanın bile nazikçe ele alındığında sihire dönüşebileceğini vurguladı.
Epik hikaye yaratmanın sırrı sorulduğunda, Miyagawa beklentilerin aksine bütçe ve ölçek gibi cevapları reddetti. Ona göre, bir hikayenin epik olmasını sağlayan şey, ne kadar büyük yapıldığı değil, “kaç kalbe ait olabileceği”dir. Eriko Miyagawa sözlerini şu çağrıyla sonlandırdı: “Tek bir kültürün tek başına hayal edemeyeceği hikayeler anlatmaya devam edelim.”
Kaynak: Miyagawa Eriko'nun Tokyo Uluslararası Film Festivali'ndeki konuşmasına dair detaylı haber için Variety'de yer alan orijinal makaleyi inceleyebilirsiniz.